İkimizin Yerine

Gonderen Esma KAHRAMAN Tarih Pazar Oca 31, 2010 Kategori Felsefe, Gündelik Yaşam

‘Sen üzülme gülüm incinme
Canımın içi iki gözüm sakın küsme
Bana hediye bırak bütün kederleri
Ben ağlarım ikimizin yerine’

İnsanları böyle kendinden geçirecek kadar ağlamasına ne sebep olabilir?

İnsanı herşey ağlatabilir. Gözler çeşme misali, akacak yer arıyor.

Herkesin duygusal olduğu anlar, konuları farklı farklı. Seven ağlıyor, sevmeyen ağlıyor, üzülen ağlıyor, sevinen ağlıyor, ayrılan ağlıyor, kavuşan ağlıyor.

Tıpkı alkol, sigara tüketimi gibi;

‘Çok mutsuzum, dertliyim‘

‘Çok mutluyum, bunu kutlamalıyım‘

Ya da sigara gibi;

‘Efkâr bastı‘ sigarası

‘Keyif’ sigarası

Yaptığımız her davranışı şartlanmış olarak yapıyoruz. Ağlama ihtiyacı hissettiğimizde mutlaka, ‘sebep‘ olması gerekmiyor. Bir bahane bulur ağlarız.

Kendimden bilirim. Bir süre yürüyememiştim ve yatağımdan karşı binanın balkonunda asılı duran çamaşırlar bana dert olmuştu. ‘Bu çamaşırlar niye böyle karışık asılmış‘ diye ağladığımı bilirim.

İyileştikten sonra o çamaşırları bir daha hiç görmedim.

Çizgi film izlerken ağladınız mı hiç?

İçinde bol miktarda duygusallık barındıran filmlerin daha çok izlendiği bir gerçek. Buna en iyi örnek ‘Yaprak Dökümü‘

Öyle şartlanıyoruz ki bu filmi izlemeye başlarken mendilimizi önceden hazırlıyoruz.

Yok öyle film izlerken önceden patlamış mısır, cips, içecek, meyva hazırlamak.

Mendil ilk sırada. Olmazsa olmaz

Millet olarak hüznü seviyoruz. Yaptığım röportajlarda da bunu gördüm. Sanatçılarımız hep hüzünlü.

Bunun nedenini sorduğumda, sözleşmiş gibi hepsi hüznü sevdiklerini ve hüzün olmazsa üretemeyeceklerini savundular.

Hüzün olmadan üretebilirler mi üretemezler mi bilmiyorum ama sanatçıların çok duygusal oldukları bir gerçek.

Yaş ilerledikçe de duygusallığın arttığını fark ettim. Yanılıyor da olabilirim. Kendimce bir tespit.

Ağlamak, herkes tarafından çok insani bulunmakla birlikte, genel olarak bakıldığında başkalarının yanında ağlamak ayıp olarak değerlendiriliyor.

Ağlamakla ayıbı bir türlü bağdaştıramıyorum. Ağlamak çok normal bir davranış, ama başkasının yanında ağlarsan ayıp!

Ağlama konusunda kadınlar erkeklerden daha şanslı. Bir erkeğin ağlaması çok ayıp. ‘Erkek ağlamaz‘

Niye ağlayamıyorlar?

Nedeni yok. Öyle işte…

İyi bayramlar.

Etiketler : , , , , , , , , , , , , , | Yorum Ekle

Sihirli Lamba

Gonderen Esma KAHRAMAN Tarih Pazar Oca 31, 2010 Kategori Felsefe, Gündelik Yaşam

Rüyalar gerçek olsa neler olmaz neler

kalp atışın hızlanır,

yüzünde güller açar,

bağıra bağıra şarkı söylemek,

her çiçeği koklamak,

martılara simit atmak,

denizi yüzerek karşıya geçmek,

kuş olup uçmak,

balık olup yüzmek,

yolda yürürken hiç tanımadıklarına bile gülümseyip selam vermek,

nereye olduğunun hiç önemi yok; amaçsızca koşup arabalarla yarışmak istersin.

Bütün bunları yapsan bile yine de için içine sığmaz.

Uçsuz bucaksız bir alanda sesinin çıktığı kadar ‘çok mutluyum‘ diye bağırmak bile seni kesmez.

‘bu kadar mutlu olduğuna göre kesin kafanda hafif bir çatlar var senin‘ dediğini duydum, hiç inkar etme!

Sen yıllarca mutsuz yaşadın da ne oldu?

Hayat senin istediklerini verdi mi sanki sana?

Hayır, vermedi!

Bundan sonra da boşuna gözünü yükseklere dikme.

Hayatında bundan sonra da hep iyi şeyler olmayacak, alıştır kendini buna.

Sen bunalım takıldın diye, hayata küstün diye, kendini kahrettin diye yolda yürürken Alaaddin’in Sihirli Lambasını bulmayacaksın.

Neden?

Çünkü öyle bir lamba yok!

Eskiden vardı ama Polyanna denen salak kız lambayı senden önce buldu.

O günden sonra da lambanın izine rastlanmadı.

Lambamı kaybettim, hükümsüzdür.

İyi bayramlar.

Etiketler : , , , , , , , , , , , , | Yorum Ekle

Kaf Dağı

Gonderen Esma KAHRAMAN Tarih Pazar Oca 31, 2010 Kategori Felsefe, Gündelik Yaşam

Taaa uzaklarda bir dağ biliyorum, biliyorum da hiç gitmişliğim yok, adını duydum sadece. Adı ‘Kaf Dağı’ ve çok uzaklarda

O dağ benimle büyüdü büyüdü, özlemlerimle giderek erişilmez oldu.

Her yapamadığım güzel şey, ‘keşke‘ olarak o dağın arkasına gizlendi.

Merak ediyorum o dağda hiç kuş öter mi?

Güneş orada doğar orada batar mı?

Ya su? Su var mıdır kana kana içilesi?

Hiç çocuk çığlığı var mıdır?

Müzik var mıdır, şarkılar sözler?

Piyango biletleri, şans oyunları?

Acaba orada takvim var mıdır, yoksa her gün bir öncesinin aynısı mıdır?

Yeni yılda saat gece yarısı 12 yi gösterdiğince ışıklar söndürülüp el çırpılıp alkış yapılır mı?

Benim, ’keşke’ lerim dağın ne tarafındadır?

Gizlenmişler midir?

Elma dersem çık armut dersem çıkma desem, ‘keşke’ lerim de benim gibi elmayı tercih edip ortaya çıkarlar mı?

Günlerden bir gün yolunuz o dağa düşerse bana bir iyilik yapın; dağın arkasında ki tüm, ‘keşke‘ lerimi bana geri getirin.
‘Keşke‘ lerle ben de kendime, ‘Keşke Dağı‘ yapayım.

Böylece, ‘keşke‘ lerim ve ben artık özgür kalsak.

AH KEŞKE…

Bir yer varmış dünyanın bir ucunda

Bir yer varmış Kaf Dağının ardında

Gülermiş oradaki doğan çocuklar

Pembe görünürmüş göze ufuklar

Tertemizmiş bütün aşklar sevgiler

Ölmezmiş hiç yaşayanlar

Orada gönül yarasız…

Orada ömür tasasız…

Gürültüsüz kavgasız…

Vicdan varmış yasasız…

Belki de bulacağım…

Uzansam tutacağım…

Bakarsam göreceğim…

Mutluluk diyarında, herkesi seveceğim.

İyi bayramlar.

Etiketler : , , , , , , , , | Yorum Ekle

Kırmızı Olsun

Gonderen Esma KAHRAMAN Tarih Pazar Oca 31, 2010 Kategori Felsefe, Gündelik Yaşam

Tabi ki konuya ‘Renkler ana ve ara renkler olmak üzere ikiye ayrılır’ diye başlamayacağım

Renklerle bir sorunum yok, gri ve krem haricinde her rengi çok seviyorum.

Renk cümbüşüne bayılıyorum, renkler uyumlu olmayacak tam tersi tezat renkler olacak.

Gökkuşağı gibi rengârenk olacak.

Renkler insanın iç dünyasını yansıtırmış, her rengin bir anlamı varmış.

Her renkten anlam çıkarmaya çalışmanın mantığını anlamış değilim. Daha doğrusu her şeyden niye anlam çıkarmaya çalışırız?

Niye herşey anlamlı olmak zorunda?

Hayatta anlamsız o kadar çok şey oluyor ki, dünyanın dört bir yanında anlam veremediğimiz savaşları korku filmi, gerilim filmi seyredercesine izliyoruz.

Zengin bir ülke olmamıza rağmen insanların büyük çoğunluğu anlayamadığımız biçimde açlık sınırının altında yaşıyor.

Hastanelerimizde anlam veremediğimiz uzun kuyruklar oluşuyor, malzeme ve ilaç sıkıntısı yüzünden ameliyatlar erteleniyor.

Özellikle eğitim sektöründe yaşananlara anlam vermek imkânsız, ‘bağış‘ adı altında paralar toplanıyor vermeyenler senede bağlanıyor.

Bulunduğunuz bölge dışında istediğiniz bir okula kayıt yaptıramıyorsunuz (bağış vermek zorundasınız)

Vermezseniz, ‘siz bu bölgeden değilsiniz elektrik faturanızı getirin, telefon faturanızı getirin‘ şeklinde anlamsız cümlelerle karşılaşabiliyorsunuz.

Benim tahminim, okul müdürleri bazen insafa gelip öğrenci velilerinin faturalarını ödemek bazında gönüllü elçilere dönüşücekler!

Bu anlamsızlıkları uzatmak mümkün…

Mümkün olmasına mümkün de, benim amacım eğlendirirken düşündürmek değil. Zaten düşünmekten başka birşey yaptığımız yok. Böyle giderse hindi niyetine kesecekler bizi.

Bütün bunlar olurken birileri de çok önemliymiş gibi çıkıp ‘o renk şu anlama gelir, bu renk bu anlama gelir‘ diye açıklama yaparak insanlarımızın kafasını karıştırmakta rekor denemesi yapmasınlar.

Kendimize gelelim… sahip olduğumuz en özel şey aklımız ve onu kimsenin gereksiz şeylerle karıştırmasına izin vermeyelim.

(: Niye kırmızı derseniz de, özel bir nedeni yok tamamen duygusal.

İyi bayramlar.

Etiketler : , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum Ekle

İmkansız

Gonderen Esma KAHRAMAN Tarih Pazar Oca 31, 2010 Kategori Felsefe, Gündelik Yaşam

Ne kadar buruk bir ifade. Hayatta kimsenin duymak istemediği türden. Ama hayat öyle garip, öyle anlaşılmaz ki istesek de istemesek de imkânsızla karşılaşıyoruz. İmkânsız işte, ona yapılabilecek birşey yok

Çok enteresandır bazen imkansız dediğimiz şeyler aslında imkânsız olmayan sadece bizim içim imkânsız olan basit alelâde istekler.

İmkânsızla karşılaşınca ne yapıyoruz?

Kaçıyoruz, kalıp savaşmak zor geliyor.

Korkularımız var, en büyük korkumuz yenilme korkusu, kaybetme korkusu.

Sanki korkunca yenilmeyeceğiz, kaybetmeyeceğiz!

Şu an dinlediğim şarkıda ki gibi, ‘alıp başımı giderim, efeler gibi hey’

Şuna kısaca, ‘ kaçıyorum’ desene.

Bazen de kaçmak en iyisi aslında.

Bir şeyleri düzeltmese de en azından daha fazla çıkmaza girmesini engeller.

Sanırım içimizde ki savaşçı ruhla ilgili.

Ben kaçmaktan yanayım.

Durumu değiştiremiyorsan kaçacaksın arkadaş.

İmkânsızla savaşmak için silahın olmalı.

Bazen silahın olsa bile savaşmak istemiyor insan.

Korkaklık var elbette ama tek sebep korkaklık değil galiba.

Kalıp savaşmak için savaşmaya değecek şeyler olması lazım.

‘Ne gibi şeyler?’ diye bakmayın suratıma, bende bilmiyorum. Öğrenince size de söylerim.

Biraz kolaycılık da var, ben zoru severim durumları herkese göre değil.

Zoru severim durumu artık bana çok da mantıklı gelmiyor, hatta zaman zaman riyakârlık gibi geliyor.

Zoru sevmek için hep savaş halinde olmak lazım.

Sürekli savaş durumunda olmak da sinir stres yapar insanda.

Savaşların en aptal tarafı da kazananın olmaması 

Ortada bir savaş varsa bence her iki taraf da kaybediyor.

Bazen de ne kadar dikkat edersek edelim ne kadar kaçarsak kaçalım, kendimizi inanılmaz bir şekilde aptalca bir savaşın içinde buluyoruz.

Bela geliyorum demez gelip sizi bulabilir.

Bu durumda kalıp savaşmalı mı, yoksa bela bana bulaşmasın diye uzaklaşmalı mı?

Bence kenardan kenardan uzaklaşmalı.

Şu bir gerçek ki her kavgasını verdiğimiz şey bu kavgaya değmez.

Çoğu zaman hırs yaptığımız için savaşıyoruz.

Kaybedince yenik ve ezik oluyoruz, kazanınca da taçlandırılmıyoruz.

Boşuna zaman kaybı, boşuna enerji kaybı, boşa sinir stres.

Kısacası aptallık!

İsteyen kalıp savaşsın, bu savaş işi bana göre değil.

Ortada bir savaş varsa gözleriniz beni aramasın çünkü orada olmayacağım.

Bilin ki firardayım, kalıp hiç kendimi yoramam, gönlümü yoramam.

Yok, ille de savaşmak gerek diyorsanız ben kaçtım.

Size kolay gelsin.

İyi bayramlar.

Etiketler : , , , , , , , , , , , , | Yorum Ekle

Güç Bende Artık

Gonderen Esma KAHRAMAN Tarih Pazar Oca 31, 2010 Kategori Felsefe, Gündelik Yaşam

HEMAN ya da ZEYNA değilsen güçlü falan da değilsin. Sadece kendini ve etrafındakileri kandırırsın

Güçlü görünen insanların hepsi aslında en zayıf ve en yalnız kişiler hatta en acı çekenlerdir. Bu tip insanlar vurdumduymaz gibi görünür, kendilerini yıkılmaz gösterirler. Dışardan bakıldığında gerçekten de hiçbir şey onları yıkamaz gibi görünür.

Evet yıkılmazlar ama içten içe ölürler kimse görmez. Dünyanın yükünü omuzlarında taşırlar. Hata yapma lüksleri yoktur. Mükemmel olmak zorundadırlar. Bir de onların sırtından sırtından geçinen asalaklar vardır. Hiç sorumluluk almayan başı sıkışınca topu güçlüye atan.

İnsan neden güçlü görünür veya görünmek ister?

Çünkü güç bir çeşit misyondur, birilerinin sana yüklediği. Zarif bir elbise gibidir. İlk bakıldığında şık durur, parıltılıdır göz kamaştırır. Elbiseyi giyeni kandırır, cezbeder. Gerçek yüzünü sonradan ortaya çıkarır. Gücün altında ezilirsin ama iş işten geçmiştir artık. Son derece rahatsız olsan da elbise üzerine yapışmıştır bir kere. Elbiseyi çıkarmak istesen de çıkarman imkânsızdır. Elbiseyi ne zaman giydiğini bile hatırlamazsın.

İşin ilginç tarafı o elbise gerçekten de herkesin üzerinde şık durmaz. Elbiseyi taşıyabilmek marifet ister, tıpkı podyumdaki mankenin kıyafetii zarafetle taşıması gibi. Elbise yapışıp kaldığına göre bir şekilde bu komediye devam etmek zorunda kalırsın. Rolünü öyle güzel oynarsın ki kendin bile inanırsın. Artık birçok şeye gülmez, birçok şeye üzülmez olursun.

Ruhsuz bir tavır sergilersin, belki de gerçekten ruhun elbiseye teslim olmuştur.

Güçlü görünen insanlar iki farkı yerde mesken tutarlar. Birincisi; çok kalabalık olan yerlerde, ikincisi de; kimsenin olmadığı, diken batmalı böcek sokmalı yerlerde. Bu ikisinin ortası yoktur onlar için.

Ya lider olur yönetirler, ya da sorun olurlar burunlarının dikine giderler ki biz buna halk arasında, ‘Asi‘ diyoruz.
Lider de olsa asi de olsa mutsuzdurlar. Derin bakışları ve etkileyici yüz hatları vardır. Bu hatlar ne kadar acı çektiklerini yansıtır.

Onları genelde çok uzaklara bakarken yakalayabilirsiniz ya da kafasını ellerinin arasına almış düşünür halde. Aslında o an hiçbir şey düşünmüyordur. Kafası öyle doludur ki düşünmek için içlerinden bir tanesini seçmeye bile dermanı yoktur.

‘Seni en çok ne üzer?‘ diye bir soru cümlesi kurduğunuzda alacağınız cevap bellidir; ‘Beni hiçbir şey üzemez!‘

Bu doğrudur çünkü acıya doymuştur…

İyi bayramlar.

Etiketler : , , , , , , , , , , , , | Yorum Ekle

Pembe Yalan

Gonderen Esma KAHRAMAN Tarih Cuma Oca 29, 2010 Kategori Felsefe, Gündelik Yaşam

Biz insanoğlu bir garibiz. Hiç birimiz yalan söylediğimizi kabul etmeyiz. Ben de etmiyorum zaten…

Edip etmemek o kadar önemli değil. Ortada gerçek olan birşey var. Hepimiz zaman zaman yalan söylüyoruz. Hatta, ‘Yalan‘ kelimesini çok yakışıksız bulduğumuzdan kelimenin başına janjanlı ünvanlar koymak suretiyle saygınlaştırıp öyle kullanıyoruz, ‘Pembe yalan‘ gibi.

Ve sonra buna otorite edasıyla açıklama getiriyoruz;

Pembe yalan; zor durumda kalındığında kimseye zarar vermeden hatta bazı durumlarda birilerinin iyiliğini gözeterek durumu kurtarmak adına söylenen küçük masum şeyler.

Hepsi kabulüm… doğrudur da. Gerçekten zararsız olabilir. Kimseyi rencide etmez, bazı hallerde durumu kurtarmış bile olabilir. Ama adı her ne olursa olsun özünde yalan değil midir?

Bir de yalan hastalığı vardır ki düşman başına. İşte bu gerçekten çok tehlikelidir. İnsanlar bunu zaman zaman kendine, zaman zaman da etrafına söyler. Hem de pembe yalanda olduğu gibi burada tek amaç durumu kurtarmak da değildir, hatta çoğu zaman amaç bile yoktur.

Tek amaç, ‘Yalan’ söylemektir. Gerçekten de tedavi edilmesi gereken ciddi bir rahatsızlıktır. Tedavi edilmezse başta kendine olmak üzere sonra da etrafına ciddi zararlar verebilir ve bu yalanların başına olayı şıklaştırmak adına bir ünvan getirilmesi de söz konusu değildir.

Başına ünvan getirmek istesek neler getirebiliriz?

‘Canım istedi‘              __ Yalan

‘Başka çarem yoktu‘ __ Yalan

‘Yerseniz‘                     __ Yalan

Gördüğünüz üzere bahse konu olan, ‘Yalan‘ kelimesinin başını nasıl süslersek süsleyelim hiç şık durmuyor. Belki de, ‘Pembe yalan‘ masalına kendimizi çok kaptırdığımız için, belki de işimize öyle geldiği için bunu kabullenmek daha kolay geliyor.

Pembe yalanın diğerine göre tek kurtarır tarafı her zaman olmamakla birlikte bazı durumlarda affa uğrama ihtimali. Vicdan yasası esas alınarak olayın mahiyetine göre cezası kısmen indirilebilir.

En üzücü olansa insanın kendine söylediği yalanlardır. Bu da yetmez kendi yalanına kendi de inanır. ‘Yalancı aşağı mahallede bir yalan söylemiş, yukarı mahalleye kendi inanmış’ hesabı.

İnsanlar bunu kendine niye yapar?

Çok gerektiği için mi, hayatta tutunabilecekleri başka birşeyi olmadığı için mi, çok mutsuz olup kendi içlerinde bir çeşit, Polyanna’cılık oynadığı için mi?

Yoksa gerçekten hasta oldukları için mi?

Yalan hastalarının enteresan bir tarafları da vardır. Tıpkı sigara tiryakileri gibi, ‘İstesem bırakırım‘ Bu da YALAN!

Bırakamazsın, bırakamıyorsun da zaten. Sende bırakacak cesaret olsa en başta hasta olduğunu kabul eder gereği neyse yaparsın.

Hiç düşündünüz mü, böyle bir şikâyetten doktora gidiyorsunuz. Ve doktorla aranızda gelişen diyalog;

- Neyiniz var ?

- Hastayım

- Şikâyetiniz ne ?

- Yalan hastalığına yakalandım, olur olmaz yalan söylüyorum, kendime engel olamıyorum. Hem de bunu hiç nedensiz yapıyorum. Hem kendime hem etrafıma bitmeyen yalanlar söyleyip en başta da kendim inanıyorum. Nolur söyleyin doktor, ben hasta mıyım?

Böyle şeyler gerçekten oluyor mu yoksa tamamen benim uydurmam mı? Bu gerçekten bir rahatsızlıksa umarım bunun doktoru ve tedavisi de vardır. Hatta konusunda uzman doktorlar varsa bu yazıma cevap vermelerini mümkünse onlara ulaşabileceğimiz internet adreslerini yazarlarsa belki de toplum olarak, ‘ Yalan ‘ hastalığından daha kolay kurtulabiliriz.

:) İyi bayramlar.

Etiketler : , , , , , , , | Yorum Ekle

Temkinli Kadın

Gonderen Esma KAHRAMAN Tarih Cuma Oca 29, 2010 Kategori Felsefe, Gündelik Yaşam

Okuyucunun ne istediğini hesaba katarak mı yazmalı yoksa içinden geldiği gibi mi yazmalı?

Okuyucuyla yazar ilişkisini karı-koca ilişkisine benzetmeye başladım. Hep karşılıklı beklentiler üzerine kurulmuş.

Belki de ilk defa bu kadar sivri bir yazı yazıyorum. Yazıyorum çünkü böyle hissediyorum.

Geçtiğimiz günlerde ismi lazım değil bir gazeteye göz attım. Adamlar işi gücü bırakmışlar ve kaç çeşit kadın türü var bunun hesabını yapmışlar. Her başlığın altına da başlığı biraz açarak, (Bu kadar zahmet ederek araştırarak kadınlara mı yardım etmeye çalışmışlar erkeklere mi orasını pek anlamadım) türlerin detaylarını anlatmışlar.

Hatta ben hangi kadın türüne giriyorum diye de okuma gafletinde bulundum. İtinayla tek tek ne kadar başlık varsa hepsini ve onların açılımını okudum. Yanlış hatırlamıyorsam toplam 29 çeşit kadın tipi varmış ama gazetede on tanesini falan açıklamışlar.

8. ye kadar geldim ama kendime uygun bir tür bulamadım, ‘Eyvah ben galiba türümüm tek örneğiyim’ derken nihayet 9. da nihayet kendimi buldum. ‘ Temkinli kadın. ‘Evet bu benim.

Yanımdaki Vasfiye abla da merakla soruyor, ‘Esma sen hangisisin‘ diye.

‘Temkinli olanım‘ dedim ama kızı onun onaylamadığı bir erkekle evlendiği için biraz tedirgin.

Temkinli olsan da olmasan da bazı şeyleri kontrol edemiyor insan deyip olaya felsefî bir boyut getirdi.

O saniyeden itibaren temkinli kadın türünden istifamı verdim.

Artık gazetede yazan hiçbir kadın türünü üstüme alınmıyorum.

Bu kadar uzun cümleleri niye kurdum?

Çünkü eve o gazete bir şekilde girmişti ve en ilginç haber de o gibime gelmişti.

Gazetelerin büyük çoğunluğu magazin içerikli olduğu için dünyada olup bitenler onları çok fazla ilgilendirmiyordu.

Evet o haberi ben bile okudum…

Okuyucu olarak beklentim neydi de başka zaman olsa bir asır elimin altında dursa bile kapağını açmayacağım o gazete haberini okumuştum?

Galiba can sıkıntısıydı.

TV de de pirim vermemek adına ismini bile yazmak istemediğim bir düzine program vardı.

Hal böyle olunca TV ye sırtımı dönerek o gazeteyle cebelleştim.

Evet temkinli bir kadınmışım. Bunun kime nasıl bir faydası olacaksa artık!

Düşünmeden edemiyorum okuyucu ne tür haberleri ne amaçla okur?

Bir tarafta emek verilerek ortaya güzel şeyler çıkaran yazarlar ve yazılar, diğer taraftan hepi topu birkaç konudan oluşan yediden yetmişe herkesin bildiği, bazılarının kendilerini başka türlü ifade edemediği sadece okunsun diye yazılan, (Özellikle de kadınlar tarafından yazılan) ucuz konular, dillere sakız olan belden aşağı muhabbetler.

Ve çok ilginçtir emek verilenden çok, üstün körü yazılan o yazılar tercih ediliyor.

Bu tarz yazanlarda amaç belli. Salt okunmak için yazılan yazılar.

Peki okuyucu bunu okurken belli bir beklenti içine giriyor mu?

Elbette burası bir okul değil. Bizler öğretmen, okuyucu da öğrenci değil ama yazarla okur arasında bir alışveriş gerçekleşmiyor mu?

Cevap, ‘EVET‘ ise neden bu alışverişi en kaliteli şekle dönüştürmüyoruz?

Şeytan diyor ibreti alem için yaz bir yazı, bakalım bu okuyucunun derdi ne bir güzel anla hatta emek vererek yazan değerli dostlara da olayın inceliklerini anlat.

Bizde burada boşuna çırpınıp durmayalım!

Bu arada, sayfamda ağırladığım, yaptıkları işe emek vermiş, hayatlarını adamış tüm konuklarıma kendilerine duydukları saygıdan dolayı teşekkür ediyorum…

Yazdıkları yazılara emek vermiş kendine saygı duyan tüm yazar arkadaşlara da saygılar sevgiler.

Emeğe Saygı…

İyi bayramlar.

Etiketler : , , , , , , , , , , | Yorum Ekle

Gölgelerin Gücü Adına

Gonderen Esma KAHRAMAN Tarih Cuma Oca 29, 2010 Kategori Felsefe, Gündelik Yaşam

Gölge deyince ilk aklıma gelen Hacivat/Karagöz ve bitmek bilmeyen atışmaları

‘Gölgesinden korkar’ diye bir tabirimiz var.

‘Gölgesinden korkuyor’ denildiğinde ‘fareden bile korkuyor’ dercesine küçümseyen bakışlarla karşı karşıya kalabilirsiniz.

İnsanın gölgesinden korkması niye bu kadar kötü bunu anlamıyorum.

İnsanın korkusu bilinmeyene endeksli. Bütün korkularımız bilinmeyenden kaynaklanmıyor mu?

Karanlıktan korkmak sadece bunlardan bir tanesi.

Neden karanlıktan korkarız?

Nedenini anlayamasak da karanlıkların uğursuz olduğu tehlikeli olduğu öğretilmiş ve bu korkular zamanla alışkanlık olarak bünyeye yerleşmiş.

Bu korkuyu yenemeyenler evlerinde çocuk olsun olmasın mutlaka gece lambası kullanıyor.

Netlik gibi bir takıntımız var ya da bilinmeyenden korkuyoruz.

C şıkkı olarak da, ‘Hepsi‘ diyebilirim.

Ne çok korkularımız var, her şeyden herkesten korkar olmuşuz.

Hep mi böyleydik yoksa bunlar sonradan kazanılmış korkularımız mı?

Bütün bunların üstesinden nasıl gelebiliriz buna bakmalıyız.

Ağızlara sakız ettiğimiz başka bir cümle de, ‘Ben Allah’ tan başka kimseden korkmam‘

Ne kadar yalancısın, öleceksin bir gün bu yalanlarından… korkmazmış!

Böyle komik ve garip zaaflarımız var, geçerliliği olmayan şeyler iddia edebiliyoruz.

Bu söylenenlerde ne derece gerçeklik payı var tartışılır.

Aslında çok fazla kafa yormaya da değmez.

İnsanız işte, eşref saatimiz zaman mekân farklılıklarına göre bünye de farklılıklar gösterebiliyor.

Herşeye rağmen korkularımdan utanmıyorum. :) ))) Teşekkürler Edison…

DipNot: Çocukluğumda Ediz Hun’u, ‘Edison’ zannediyordum.

Etiketler : , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum Ekle

Anneee Şunaaa Baakkk

Gonderen Esma KAHRAMAN Tarih Perşembe Oca 14, 2010 Kategori Felsefe, Gündelik Yaşam, İzmir

AdsızGecenin bir yarısı oğlumun sevdiği programlardan birini izliyoruz, ben bir taraftan da boş durmuyorum bir şeyler karalıyorum. Arada başımı kaldırıp napıyor bu adamlar diye bakıyorum. Zaten bakmayınca bizimki, ‘anne annee şuna baakkk‘ diye naralar atıyor.

Adamlar hurdalıktan arabaları cüz-i bir paraya satın alıyorlar, sonra onları rüya haline getirip büyük paralar karşılığında koleksiyonerlere satıyorlar.

Adamların işi bu. Ama gerçekten de arabanın ilk haliyle son hali hayal bile edilemez derecede farklı. Güzel arabalardı ne yalan söyleyeyim. Hatta kendime araba bile seçtim. Bir de hurdalık bulursam bu iş tamamdır.

Belli ki bu işten çok iyi para kazanıyorlar. Adamların haline baktım da acıdım hallerine. Zavallılar yağ pas içindeler. 24 saat çalışıyorlar. Çok kazansalar ne olacak, kazandıklarını harcamaya zamanları bile yok.

Ben onların bu zavallı hallerine acırken o ara bir tanesi felsefi bir laf etti. Hemen Antidepresan T.A.Ş. Muhasebe Müdürümüz Murat Ertaş’ın gönderdiği ajandama not aldım. Sabah olunca ben bunu yazayım dedim.

Sabah da olduğuna göre yazma zamanı geldi. Aklıma da nerden geldiyse bir çocuk şarkısı geldi. Severdim bu şarkıyı. (şarkıyı uyduruyor olabilirim ama aklımda böyle kalmış)

Bak yine sabah oldu

Her taraf neşe doldu

Karanlıklar uzaklaştı

Okul vakti yaklaştı

Dün gece de bir rüzgar bir fırtına, şimdi de İzmir ağlıyor. Tıpkı ağlak kadınlar gibi. Kadınları hep erkekler ağlatıyor bunu biliyoruz da bu İzmir’i kim ağlatıyor anlamış değilim. Ama bunun için kafa yormam. Zaten çok iç karartıcı bir hava var dışarıda.

Perdeyi açarken de gözüm sokak lambasına takıldı. Şimdi dikkat ettim de o lamba gece gündüz yanıyor.

Bir keresinde kimin blogunda okumuştum hatırlamıyorum ama gece gündüz yanan sokak lambalarının günahını kime fatura ederler diye bir yazı yazmıştı da çok beğenmiştim. Hatta yorum yazmıştım, ‘en iyisi o lambaları kıralım da faturası bize çıkmasın‘ diye. O da cevaplamıştı, ‘aman ha elektrik faturasının üstüne şimdi bir de lamba parası ödemeyelim‘ diye.

Bunu düşünerek lambayı kırmaktan vazgeçtim. Sabahın kör karanlığında durup dururken devlete ödediğimiz hava parası, su parası, çöp parası, ayak bastı parası, öksürdü parası, tıksırdı parası verdiğimiz yetmiyormuş gibi üstüne bir de sokak lambası parası ödemeyelim.

Neyse ben yine dağıldım konuya geleyim çok uzattım farkındayım. Napim bu ağlak havalar beni böyle yapıyor.

Konumuz; Koleksiyonculukla, elde etmek arasındaki fark

Birşeye sahip olmak istediğin için sahip olmak

Bir şeye başkasının sahip olmasını istemediğin için sahip olmak

:) İyi bayramlar.

Etiketler : , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum Ekle